Ara
  • kadinekonomisi.com

Önce İnsan!-Çağla'nın Hikayesi

En son güncellendiği tarih: 1 Ara 2020

Ömrümde iki kere iflas ettim.


Birinci iflasım kredi kartını ilk defa kullanmaya başladıktan altı ay sonra gerçekleşti.


Bizim evde para meselesi hiç konuşulmazdı. Gündelik hayatta istediğim her şeyi alabiliyorduk ya da zaten ihtiyaçlarım ben daha istemeden önüme koyuluyordu. Harçlığımı ise her pazartesi zarfın içinde koyulmuş biçimde çantamda bulurdum. Ben de devamlı bir şeyler isteyen bir çocuk hiç olmamıştım, ki annem bu huyumla çok övünürdü; “Çağla kadar tok gözlü çocuk ömrümde görmedim”. Halbuki tok gözlülük gibi görünen pozitif bir özelliğin bazı yetersizlikleri örtebileceğini çok sonra öğrendim.


Parayla ilk ilişkim üniversitede tek başıma yaşamamla oldu. Annem düzenli olarak her ay bir öğrenci için gayet uygun bir meblağı bana yolluyordu. Sorun şuydu ki bende parayı yönetme, kullanma bilgisi sıfırdı. Kelimenin tam anlamıyla sıfır. Para ile ilişkimde bir yetişkin aradan çıktıktan sonra istediğim her şeyi almaya başlamıştım ve o güne kadar para yönetimine dair ailemden hiçbir tavsiye almamıştım.


Ailemden uzakta, başka bir kentte, tek başıma üniversitede okuyordum. Arkadaşımla kredi kartı çıkardık. Çöpümüzü atmaya üşeniyorduk ama buna üşenmedik; kredi kartı kullanmak havalı geliyordu. Kart elimize yeni geçmişti ki, banka alışverişlere taksit yapmaya başladı. Evet, günümüzde bizim için bu taksit meselesi çok sıradan gelebilir ama işte o zamanlar her mağaza ya senet yapardı ya da kendi taksit yöntemlerini uygulardı. Kredi kartlarında merkezi taksit uygulaması yepyeni bir şeydi. Ben ve arkadaşım bu taksit meselesine bayıldık tabii. Hele ilk aylarda… Alıyorsun alıyorsun, kafanda hemencecik bir hesap yapıyorsun ve diyorsun ki “evet biraz pahalı ama on iki aya bölündüğünde gayet makul bir fiyat bu”. Elbette kaçırdığımız nokta şuydu ki, kendinden geçmiş bir biçimde alışveriş yaptığınızda, taksit meselesinin işleri içinden çıkılamaz bir hale getirmesiydi. Aylık zorunlu harcamalarımın üzerine biriken taksitler elbette altı ay sonra beni farklı bir sona hazırlamıştı. Bir gün, öğrenci evimde kredi kartı borcumdan dolayı komaya girmiş yatarken, çat kapı annem geldi, ben onu kapıda görür görmez salya sümük ağlamaya başladım. Annem sağlığımla ilgili bir problem var zannetti ve çok korktu. Kredi kartı borcu için ağladığımı söylediğimde ise “aman kızım ağladığın şeye bak, cana gelmesin, mala gelsin” dedi. Borcun miktarını öğrendiğinde fena kızdı, adeta köpürdü. Aynı gün bankaya gittik, annem hiçbir suçu olmayan veznedeki görevliye “gencecik çocukları kandırıyorsun, ayıp ayıp” gibilerinden bir şeyler söyleyerek borcumu ödedi ve kredi kartımı iptal ettirdik. Ben de bankada adeta törenimsi bir havada, bir daha kredi kartı kullanmamaya yemin ettim.


Şimdi banka görevlisinin ne suçu var değil mi?


Özetle, üniversiteye adım atmaya hazırlanan her genç para eğitiminden geçmeli.


İkinci iflasım tipik bir yeni mezun hikayesi sayılabilir.


Mezun olur olmaz iyi sayılabilecek bir yerde işe girdim. Mülakatı yapan kişi işe başladığım gün bana; “Sizde beni asıl etkileyen şey hiç maaş, prim, sosyal olanakları sormamanız oldu. Hemen maaşı soranları eledim. İşi değil de parayı düşünenlerle ortak paydam yok benim” demişti. İşe alındım diye bende bir gurur… Kulaklarımda “Benim kızım çok tok gözlüdür” diyen annemin sesi… Oysa bir işe girerken dünyanın en normal şeyi değil midir maaşını ve sosyal olanakları sormak? Hatta iş görüşmesini yapan kişinin sorulmadan söylemesi gerekmez mi?


Günün sonunda parayla ilgili işveren suistimaline son derece açık bir biçimde iş dünyasına adım atmıştım ve çok az maaş alıyordum. Bu süreçte iş yerinde iyi giyinmem bekleniyordu. Ben de bekleneni yaptım. Kurtarıcım yedi ay sonra bir kez daha annem oldu.


Sonraki 16 sene boyunca hep çok çalıştım, ürettim, yaptıklarım hep beğenildi. Ama para meselesi benim için daima sorun oldu. Yaptığım işin karşılığını alamadım. Hak ettiğimi düşündüğüm maaşı isteyemediğim için kendimi yetersiz ve beceriksiz gördüm. Kendimi başkalarıyla karşılaştırdım. Bu düşüncelerim iş yerinde beni öfkeli biri yaptı. Sonra hiç aklımda yokken işler yaver gitti ve işten atıldım. İnsan işten atıldığını ilk öğrendiğinde çok bozuluyor, ama yani bazen içim titreyerek “Ya atılmasaydım” diye düşünüyorum.


Cebimde tazminatım evde iki hafta zevkten dört köşe sadece kitap okuyarak geçirdikten sonra, facebook’ta sevdiğim bir yoga hocasının yaptığım ilk günden beri müptelası olduğum 'Yin Yoga' hocalık eğitimi açtığını gördüm. Eğitim ücreti benim bir aylık geçinme param kadardı ve yoga hocası olmakla hiç ilgilenmiyordum. Önce kariyer planı olarak düşünmediğim bir alana o kadar para yatırmak bana aptalca geldi. Ama fikri de aklımdan çıkaramadım ve kendime 16 sene aralıksız çalışmanın hediyesini vermek istedim. Eğitimin ilk gününün sonunda hoca olmaya karar vermiştim. Yin Yoga hocalık eğitimi ile büyülü bir dünyaya girdim. Altı senedir aktif bir biçimde ders veriyorum, greatloom'da blog yazıları yazıyorum ve her gün kendimi kutluyorum; Aferin Bana! kendime ne güzel bir yol açmışım. İlk eğitim sonrası, yurt içinde ve dışında farklı eğitimlere katıldım. Maalesef hiçbiri ucuz değildi. Çok beğendiğim bir hocadan, istediğim bir eğitime gözüm kapalı gittim. Çünkü tutkuyla bağlı olduğum bir işe yatırım yapmak benim için çocuğuma iyi bakmakla eş anlamlı hale geldi. Çalışma hayatımın ilk dönemine ve iki kez beni derinden etkileyen kredi kartı iflaslarıma baktığımda “Tutumlu olmalıyım” halinin beni hep yönettiğini görüyorum.


Tutumlu olmanın kötü bir yanı yok.

Ama eğer bu düşünceniz “yokluk” hissinden temelleniyorsa, o zaman işler değişir. Benim düşüncem şuydu; ben para kazanmayı, para istemeyi bilmiyorum, pazarlık yapmakta kötüyüm, paramı yönetemem, hayatta kalmak için tutumlu olmalıyım. O zamanlar para kazabilmek ve yönetmek benim için doğuştan gelen şans ya da özel yetenek gerektiren bir işti. İçten içe para hakkında konuşmayı saygın bulmuyordum. Parayla ilgili sorunlu ilişkim beni hayatta sadece temel ihtiyaçlarımı karşılamaya aşırı bağlamıştı. Elime geçeni büyütmeyi düşünmek yerine, elime geçene göre ihtiyaçlarımı, isteklerimi azaltmaya yönelmiştim. Paramın olmayacağı, yeni para kazanma imkanlarını kendime sağlayamayacağım düşüncesi hayattan zevk almak için yaptığım her şey için kendimi suçlu hissetmeme sebep oluyordu. İçimde para kazanamam düşüncesi o kadar güçlüydü ki, hayatta yapmak istediklerim için harekete geçecek gücü kendimde bulamıyordum. Bu da beni öfkeli biri yapıyor, öfkem büyüdükçe kendimi ifade edemiyor, kalıplar dışına çıkamıyordum.


Hayat bu kadar zor mu olmalı?


Hayır, hayat hafif, rahat ve akışta yaşanabilir, ki aslında bakarsanız zaten çoğu zaman da öyledir, ancak herkesin yolu farklıdır. Çakra Sistemimi çalışmak benim kariyer yolculuğumu yeni baştan oluşturdu. Navigasyon sapa bir yere girdiğinizde “Rota yeniden oluşturuldu” der ya, aynen ben de rotamı yeniden oluşturdum.


Halihazırda para konuşmanın ayıplandığı bir sektörde çalışıyorum; "Yoga Dünyası" evet. Para meselesinin yoganın temiz dünyasını kirlettiğini düşünenler çok fazla. Ama hayatını buradan kazanıyorsan parayla ilgili tercihlerine yönelik uygun bir dil oluşturmak da çok önemli. Para kazanabilmek, biriktirebilmek, girişimci olmak annemizin ak sütü kadar helal bizlere. Para konuştuğunuzda, kendi çıkarlarınızı korumak istediğinizde arsız olmuyorsunuz. Özellikle biz kadınların bunu öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Parasal konularda kadınların etik kurallar çerçevesinde doğru şekilde yönlendirilmeye gerçekten çok ihtiyaçları var. Ben bir süredir 'kadınekonomisi'nin paylaşımlarını takip ediyorum ve çok faydalanıyorum. Yogaya gönül vermiş bir kadın olan Çisem Hanım fark yaratan girişimi ile paramızı doğru yönetebilmemiz için kısa bilgilendirmeler, hayatın içinden hikayeler ile tüm kadınlara ışık oluyor. Bu çılgın ülkede kadınların rotalarını yeniden oluşturmasına gerçekten çok ihtiyacımız var. Hiç düşündünüz mu sizin Rotanız nereye? Hayat kendi bildiği gibi yeniden oluşturmadan siz oluştursanız nasıl olur?





31 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör